Çevre ve Biz

Çevre, bizi besleyen, nefeslendiren, sulayan, ruhumuzu renklendiren dünya güzeli bir nimettir. Bunun farkına vardığımızda yaşam başlar, kuş sesini duymuyorsak yaşamıyoruz, bir dönme dolabın içinde, zihinsel oyunlara esir kaldık demektir. Dalında bir yeşil-sarı limon veya bir tomurcuk gül “beni gör!” dediğinde duymuyorsak, çevremizden kopuğuz ya da öyle bir kanıksama içinde körleşmişiz ki güzellikleri fark etmiyoruz artık demektir. Yazık! Bu kopukluk zamanla doğanın ve doğalın kıymetini yitirmemize ve onların olmadığı bir hayat inşa etmemize sebep olur. İşte güzelim İstanbul’umuz ortada… Daha taş, daha kalabalık, daha gri… Bu noktaya gelmişsek, dünyamız, çevremiz özünü kaybeder, yaşamımızı yarattığımız toksik bir ortamın içinde tüketiriz. Bizim artık görmeyi beceremediğimiz güzellikler bir yerlerde yaşıyor olsalar da burada asıl yok ettiğimiz, içimizdeki doğa olur. Ben demiyorum ki dünyayı kurtaralım… Yok öyle bir şey. Ama kendi çevremizi kurtarabilir, kanallarımızı açıp iyi bir gözlemci olabiliriz. Gözlemlediğimiz çevremizde kendi iyileştirme kalemlerimizi çıkarıp bunları gerçekleştirebiliriz. Dünyadaki bu güzellikler ile konuşup, koklaşıp onları yaşar hale gelebiliriz. Bu noktada zaten ana gelip, anı yaşar olmuşuzdur. Bunun yanında varoluşumuzda doğaya minimum hasar felsefesini benimseyip bunun da kazananı olabiliriz. Örneğin tüketim tercihlerimizi bu şekilde yapabiliriz. Yerel ürünleri tüketerek, dünyanın taşımacılıktan yediği darbeye katkıda bulunmamayı seçebiliriz. Bir de bu işin az ve öz kolay kazanımları var. Örneğin yatak odamıza hava iyonizer koymak, bize uyku sırasında kaliteli hava solutur. Suyumuzu alkali ve iyonize eden bir makine havamızın/suyumuzun kalitesini yukarı çeker. Elektro manyetik dalgalara karşı korunmak için bir şeyler kullandığımızda temel sorunları elimizden geldiği kadar adreslemiş oluruz. Çevre bizim ve gelecek nesillerimizin evidir onu temiz ve mükemmel tutmak bize olduğu kadar geleceğimize de bir olumlu katkıdır.