Life Lessons

I will try to share my experience and stories that are out of my won life and try to give you an idea of how to cope with situations you can face just like I did.

From Birth to Today: Reference Frame

We are born with our parents’ genetic structure, our immediate family and the close environment format us. After this, religion and the existing dominant culture affect who we become, and school adds the final main brushstrokes. On top of that, work, social life and experiences come as a polish. This is our conceptual environment.

You Are Not Your Career; it is Only Your Reflection in the Business World

I sometimes observe people talking for hours about their jobs as if their life is nothing more than their jobs. In one of my first jobs, when I met with the big boss, he/she advised me of two things. The first one was, “Be careful of the ones who insist on never making any mistakes; most probably they do nothing and just sit about,”

15 yıldır yaşamayı öğrenmeye çalışıyorum

Doğan Haber Ajansı'ndan Aynur Tattersall ile gerçekleştirdiğimiz söyleşi...

Kendi Ajandamızda Özgürleşmek

Her birimiz, günlük yaşamımızda bir ajandanın parçasıyız. Bu ajanda erken yaşlarda daha demokratiktir. En azından çocuk olduğumuz için yaptığımız saçma şeylere "oyun, ne de olsa daha çocuk" diye göz yumulur. Ancak okul hayatı devreye girdiğinde ajandanın çok büyük bölümü kapanmış olur. Ardından iş hayatı, sosyal yaşam derken kendimizi yaşayacak, sorgulayacak vaktimiz kalmaz.

Yaşamı Çözmek Hakkında

Darious Foroux, binlerce , milyonlarca hemcinsi gibi yaşamını keyifli bir hale getirme gayretini “The Most Important ‘Life Hack’ I’ve Learned” başlıklı yazısında anlatmış.

Uzaktan Çalışmak, Dijital Göçebelik ve Üretken Olmak Üzerine Tavsiyeler

Günümüzde fizik gücü gerektiren işler dışında çalışan hemen hemen herkesin uzaktan çalışma, seyahat-hareket halinde olma bunun yanında üretken, verimli ve high impact iş yapmaya ihtiyacı var. 92 Pieces of Advice on Being Productive, Working Remotely, and Digital Nomading makalesinde bu ihtiyaçları dikkate alan öneriler...

Döner Kapı ve Biriken Çöpler

Döner Kapı Olmak Yaşam hepimiz için akarken; bir uğraştan diğerine koşmak, tenis maçı seyreder gibi bir haberden öbürüne ya da bir sosyal medya gönderisinden diğerine zıplamak bizi döner kapıya çevirir. Hayatımızın anlamını…

Epigenetik ve Erken Ölümler

Yakın zamana kadar hastalıkların önemli bir kısmı genetik yapımıza dayandırılıyordu. Fakat bir süredir, bu hikayenin öbür ucu epigenetiğe dayandırılmaya başlandı. Basitçe ifade edersem, genetiğimizden daha önemlisi içinde…

Ben ve Önceliklerim

Seni Emmek İsteyen İşlere Kendi Önceliğini Getir: Dünya seni her gün çeşitli yaşanmışlıklara davet ederken sense kendi kendini yaşamaya çalışırsın. Bir arkadaşın yemeğe çağırır, patron proje verir, çocuğun masal…

Subscribe to My Blog

 

 

 

Yaşam ve Rollerimize Dair

Alışkanlıkların Sıralanması

 

Yaşam, alışkanlıklarımızın ard arda sıralandığı bir trendir. Bunları sıralayıp aralarından hangilerinin bizi nasıl etkilediğini değerlendirmek, bizi yıpratan ve zorlayanları teşhis etmek ve hayatımızdan çıkarmak; bizi olumlu etkileyenleri ise kuvvetlendirmek gerekir. Yeni alışkanlıklar edinmek ise mükemmel bir yaşam yapılandırması olarak projelendirilebilir. Aslında ben kendi adıma, 2002’de başlattığım yeni yaşam yapılanmamda tamamen bunu yaptım. Yeme-içme alışkanlıklarımı, spor alışkanlıklarımı, düşünce alışkanlıklarımı, dünyaya yaklaşımımı, çalışma alışkanlıklarımı yeniden yapılandırarak “yeni ben” oldum. Sıra sizde.

Mutluluk / Doygunluk

 

Mutluluk, ana ait bir duygu iken “fulfillment” yani tatmin olma hali/doygunluk mutluluğun sürekli ve kalıcı temelidir. Benim hayata bakış açımda doygun olmak mutlu olmaktan önde gelir çünkü; çoğunlukla ya da sürekli olarak mutlu olmak mümkün değildir. Ayrıca sürekli mutlu olmak insanı yorar. Dolu, doymuş bir hayat yaşadığımızda üzüntülü anlarımızın varlığı da mutlu anlarımız kadar doğaldır. Bir yakınımızı kaybettiğimizde mutlu olmamız beklenemez. Ancak doygun bir insan olarak bu anı, kaybettiğiniz kişiyle geçirdiğiniz keyifli anıları ve yaşamınıza yansımasını düşünüp doğal bir ayrılığa imza atabiliriz. Doygunluğa  giden yolculuk, bizi mutlu anlarda olduğu kadar olumsuz anlarda da huzurlu tutar. Doygunluğun altında, kendimizle ve yaşamla barışıklığımız yatar. Antenlerimizi bu yöne çevirmekte fayda var.

 

Oyuncu / Kurban

 

Hepimizin etrafı az sayıda oyuncu, çok  sayıda kurban ile doludur. Oyuncular hayatlarının akışı ile ilgili sorumluluk alır ve aktif olarak hayatlarının gereğini yapmaya çalışırlar. Kurbanlar ise hep başkalarının çizdiği hayatı yaşar ve sorumluluğu çevrelerindekilere yüklerler. Kurbanların her daim şikayetleri, suçladıkları birileri vardır. Oyuncular ise kendi ayakları üzerinde durur, ellerinden gelenin en iyisini yaparlar. Oyunculuktaki tuzak, insanın elinden geleni yapmasına rağmen, dış dünyanın kontrolünde olan nedenlerden dolayı, istediği yere varamamayı kabullenmekte zorluk çekmesidir. Halbuki bu çok doğaldır ve  bu tuzağa düşmeden yaşama devam etmek gerekir. Kurbanlık, mutsuzlukla dolu bir yaşam şeklidir. Kurbanlığın dünyasında her şey dış dünyaya bırakıldığından kişiye hiç sorumluluk düşmez; orada, hep yanlış giden dünyanın “ahı vahı” hayatı doldurur. Ben tanıdıklarımı oyunculuğa davet ederim, kurbanlıktan uzak durmalarını salık veririm.

 

Anlamın Bittiği Yerde Yaşam Sevinci

 

Hayatın anlamı, bizi gazda tutan, mutlu ve dolu hissettirenlerdir. Anlamın yittiği yerde, yaşam dürtüsü biter; yerini dev bir boşluk alır. Ya depresyona, mutsuzluğa bürünürüz ya da bu anlamsızlıktan çıkmak için hayata tekrar anlam katma arayışına gireriz. Burada kendi kendine yetmek kadar, etrafında bu desteği verecek kişileri bulundurmak da önemlidir. Hayatımızdaki şükürleri hemen sıralayabiliyorsak, boşluklarımızı hızlıca doldurabiliyoruz demektir. Diğer bir çözüm ise sevgi kaynaklarımızı yeniden keşfetmektir. Varoluşun kendisi, tek başına bir anlamlar bütünüdür. Doğum ile ölüm arasındaki bu mucizevi yolculuk, dolu dolu bir yaşam kaynağıdır. Ruhumuzun varoluşla beslenmesine izin vermemiz gerekir.

ERSİN PAMUKSÜZER

Kaçarak ve Dövüşerek Geçen Bir Yaşam: Kronik Stres

Dünyanın binbir hali her gün karşımıza çıkar. Bazıları bizi keyiflendirir, bazıları ise kızdırır, kaygılandırır, sinirlendirir. Yaşam böylece sürer gider. Bu gidişatın bir kısmı su üstünde, bir kısmı da su altında; bilinç altımızda gerçekleşir. Vücudumuz için nüanslar önemsizdir. Hepsi iki kutuda toplanırlar;  tehdit ve huzur kutuları. Tehdit kutusu, bizi hayatta kalma moduna sokar. Yani vücudumuz, bizi yaşatmak için örgütlenir ve her şeyi bırakıp “kaç ve dövüş” haline girer. Huzur kutusuysa, bedeni, tehdit yokken yapması gereken temizlenme, yenilenme gibi sağlığın temel aktivitelerine sokar.

“Hangi kutuya yolculuk ettiğimizi anlamak için ne yapacağız?” sorusunun cevabıysa öncelikle farkındalıktan geçer. Yani “neler olup bitiyor, hangi hormonlar bedenimde cirit atıyor, neler bizi bir trambolinin yayları gibi geriyor” muhasebesine girdiğimizde “Farkındalık” orada ise onun dostu “wise mind” da oradadır. “Wise mind” bizi durumu sağlıklı gözlemlemeye iter. Reaksiyon (rüzgarda uçuşan yaprak misali bir hayat yaşamak) yerine, aksiyona (düşünülüp taşınılmış bir fikir oluşturmaya) taşır. Aksiyon dertsizdir, arkada ah vah, pişmanlık bırakmaz. Reaksiyon ise bir sürü hay allah, ben ne yaptım, şimdi ne olacaklarla bizi  yoran düşüncelerin içine kilitler. Farkındalığa yolculuk kolay değildir. Her birey dünyaya zen haliyle, mutlak bir farkındalıkla gelir. Medeniyetin işgal ettiği zihinlerimiz kısa süre içinde farkındalık yetisini kaybeder. Çok sonra, Allah nasip ederse, onu yeniden kazanmak için meditasyona, yogaya, tedaviye ve buna benzer eylemlere başlarız. Konu, anı yaşayıp gelmemiş geleceğin acısını veya geçmiş bitmişin bitmeyen hesaplaşmasını arkamızda bırakabilmemizdir. Gelecek kaygı; geçmişin elbisesi ise depresyondur. Bir de otopilota alınmış davranış dizilerimiz vardır. Bunlar abartıldığında bizi darmadağın ederler. Örneğin; araba kullanırken (birinci otopilot) sakız çiğnemek (ikinci otopilot) ve bu sırada telefonla konuşup (üçüncü otopilot) söylenen bir lafa bozulduğumuz anda, orada, o anda dönmekte olan kamyona çarptığımızda dağılırız. Her ciddi iş otopilot halimiz dışında, yalnız o konu ile halvet olurken yaşanmalıdır ki duygusal veya fiziksel, kısa veya uzun süreli dağılmalar yaşamayalım.

 

ERSİN PAMUKSÜZER

 

Yaş Dediğin (Yaşsız İnsanlar)

Ben de eskiden yaş kavramını hiç sorgulamadan yaşayan birisiydim. Hepimiz aynı hızla yaşlanıyoruz, bu da senelerle ölçülebilir, ben de bu akışın bir parçasıyım ve doğum günümde bir yaş daha yaşlı olacağım zannederdim. Yeni yaşamımda, durumun hiç de öyle olmadığını fark ederek çok şaşırdım ve kendimce yeni “yaş kavramlarına” kavuştum. Artık takvim yaşımın benim için hiç bir anlamı yoktu fakat bu sayı devlet ve diğer otoriteler için gerekliydi. Doğum günüm esas alınarak hesaplanıyordu. Ardından gerçek yaş kavramlarını tanıdım. İlki fiziksel yaşım oldu. Keşfettim ki sağlıklı bir yaşam tarzı ile 70 yaşında 20’lik olmak mümkün (tabii ki tam tersi de mümkün. Çevremde çokça 20 yaşında 70’lik olmuş arkadaşım var). Spor, yeme-içme ve zihin halleri, yaşam tarzının temel taşları olarak fiziksel yaşı belirler.

Ardından ruhsal yaşım geldi ki bu da ruh halimin yansımasıydı. Çocuklar gibi şen ya da ölümüne beş kalmış biri kadar mutsuz olabiliyordum. Bu hallerin temelinde yatansa, o anki hormon dengelerim ve içinde bulunduğum ortamın bana yansıttıklarıyla olan uyumumdu.

Son olarak da zihin yaşının ise hayatta yaptığın kilometre ile ilgili bir kavram olduğunu öğrendim. “Ne kadar okudun, ne kadar tecrübe ettin, ne kadar düşündün ve ne kadar sorguladın” sorularının cevapları zihin yaşını belirliyordu. Tüm bu bahsettiğim yaş kavramları doğrultusunda ben, bazen 61 / 33 / 17 / 90 yaşlarında, bazen de 61 / 40 / 80 / 120 yaşlarında olabiliyorum. Hep aynı kalan takvim yaşımsa bugün için 61. Kısacası takvimlere çok takılmamak lazım.

“Yorgun Ben”den Kurtulma…

Endişelerimiz ve karşılaştığımız günlük tehditlerle (trafik, iş stresi, yetişememe, hastalık, korkular, …vs)  vücudumuz sürekli bir kaç-döğüş haline geçer. Bu halin tek önceliği vardır bizi yaşatmak… Bütün iyileşme-yenilenme süreçleri bu haldeyken askıya alınır. Bu da kronik stres ve kronik hastalıkların yolunu açar. Bu çıkmazdan çıkamayıp içinde hapis kalırsak, bıkkınlık, mutsuzluk, şikâyet etme, keyif almama kendini çaresiz hissetme ve benzeri tüketici varoluş şekilleri benliğimizi sarar. Tek bir kurtuluş vardır, o da hayatı olduğu gibi kabul edip anı yaşamak. Reçete çok kolaydır ama uygulaması zordur.

15 sene içinde, meditasyon ile başladığım yolculukta, vipasana, dialektik davranış terapisinden nefes terapisine, ayak parmaklarını açıp yürümekten, kaşları aşağı yukarı indirip çıkararak beyni durdurmaya kadar her yola başvurdum. Farkındalığımı artırmak  için “şu anda ne ile meşgulüm?” sorusunu günde 5-10 kere sorup farkındalığımı tesis etmeyi, bir şeyler istem dışı geliştiğinde “bu dünyanın sonu mu?” sorusunu sorarak kendimi girdaptan kurtarmayı öğrendim. İlişkilerimde  maddi, manevi sayıyı azaltıp kaliteyi artırmayı esas aldım. Yakında tuttuğum insanlara gereken önemi verip onlara sevgi ve saygı verdiğimde hayatımın çok kolaylaştığını, hiç ummadığım insanların melekleştiğini gördüm. Diğer taraftan ne zaman ki bir insanın bardağının kendisi ile dop dolu olduğunu fark ettim, fazla zorlamadan “haklısın” deyip kaçmayı, dolu bardağa bir şeyler daha eklemeye çalışarak döküp taşırmaya yeğledim. Gördüm ki şükretmeyi esas aldığımda eski yaşamın en kötü anları bile acısız sancısız yaşanır hale geliyor. Güzellikleri görür hayattan keyif alır hale geldim. Yaşam böyle ufak tefek ama gerçekleştirmesi zor ayarlar ile muhteşem bir yere dönüşüyor. Bence herkes denemeli.

ERSİN PAMUKSÜZER

Vücudun Fiziksel Temel Taşları ile Barışma

 

 

İskeletimizi saran kaslar ve onların önünde arkasındaki hayati organlar, varoluşumuzun temel taşı hücrelerimiz, tüm vücut sıvılarımız, hep beraber bizim ile aynı anı yaşarlar. Ve bütün bu organlar, doymayan bir beynin ve onun algıladığı girdilere göre oluşan duyguların mağduru olup, işkenceye tabi tutulabilirler. Düşünün, bir yumruk kadar olan mideye 2 porsiyon Adana, mezeler, tatlılar, bir sürü içecek ve ekmek tıkıştırdığımızı… Bu işkence değildir de nedir? İki saate, 3 saate bir bu işkenceyi tekrarlamak, yapıların kendine gelmesini imkansız kılar. Diğer taraftan sürekli oturan biz, bir sonraki öğünü beklerken kaslarımızın, kemiklerimizin güçlenmesini bir kenara bırakıp hareketsizliği seçiyorsak, vay halimize… Akmak lazım… Akmak için de yoga, trambolin, yürüyüş, hareket, koşma…

Fasılalı yüklenme, 30 sn hızlı 90 sn yavas 8 round koşma, kendi ağırlığın ile çalışma egzersizlerini duydunuz mu? Bunlar en iyi vücut çalıştırma yollarıdır. Bir taraftan vücut ile diyalog kurup değişik noktalarının kendini nasıl hissettiğini sorduğumuzda bir çeşit meditasyon yapmış olursunuz, diğer taraftan onları çok az limitleri zorlayarak çalıştığımızda onların limitlerini adım adım daha yukarı çeker müthiş bir vücut yaparsınız. Ben de oturan boğalıktan düzenli harekete terfi ettiğimde, her sabah hayatıma 40 ile 60 dakika arası, sonic vibrasyon, trambolin, inversiyon ve esnemeden oluşan bir fiziksel çalışma sonrası sauna ile ciddi terlemeyi soktum. Fırsat buldukça yürümek, yazları uzun yüzüşler, ayrıca Rolling foam dediğimiz silindirlerin üstünde karın kası ve omurilik açma günün her saatinde yaptığım iş haline geldi. Her şeyde olduğu gibi yapabileceğimizin en iyisi bizim mükemmelimizdir. Mukayese içine düşüp ben buralara hiç gelemem diye başlamamak büyük hatadır. İlk başladığımda eğildiğimde elim dizime geliyordu, bir ay sonrasında yere değmeye başladım. Bugün ise bütün avucumu yere yapıştırabiliyorum. Kısacası azimle ve yılmadan iyi halimizi, esnekliğimizi kazanmamız gerekiyor. Tek haplık mucizeler, filmlerde, masallarda bile yok artık. Gerçekten iyi olmak uzun çalışma ve özveri sonucunda oluyor.

Ersin PAMUKSÜZER

Temel Hayat Kurtarıcılar

 

 

Hayat Reçeten var mı? Sabah kalkınca ne yapıyorsun ve ne yapsan daha iyi olur? Gün boyu nasıl atıştırıyorsun? Öğlen ve akşam yemeklerini nasıl seçiyorsun? Kahve, çay, içki, kola, meyve suyu tüketimin nasıl?

Hareketlilik kalemlerin ne? Doğal hareket gerektiren işlerde kolaya mı kaçıyorsun? Yani asansöre mi biniyorsun, bakkala araba ile mi gidiyorsun? Ayrıca vücudunu çalıştıran ne gibi aktiviteler var, yürüyor musun, spor yapıyor musun, evde hareket yapacak bir düzenin var mi?  Gün içinde 45 dakikada bir şöyle bir esneyip vücudunu açmayı rutin haline getirdin mi?

Çevrende hangi güzellikleri görüyorsun? Hangi sıklıkta onlar ile konuşuyorsun, okşuyorsun? Suyun/havan temiz mi, iyonize mi? Hangi kimyasallar tarafından çevrilisin? Şampuanında onlar mi var? Arabandaki kokuda onlar mi var? Çamaşır yumuşatıcında onlar mi var? Doğa ile tamamen iç içe olduğun anlar ne kadar çok, ne kadar az? Nasıl artırırsın? Her şeyden önce farkındalığın var mı?

Kafan hep bir şeylere takık mı? Sinirlenip moralini mi bozuyorsun? Kilitlendin çıkamıyor musun işin içinden? İnsanlar seni yoruyor mu? İste dertli, evde dertli misin? kafanı iyi yapacak reçetelere ihtiyacın var mı? Varsa onları yaratmaya ne dersin? İlişkilerini kategorize edebilir misin? Toksik, yorucu, az, çok, tamir edilebilir, edilemez… Burada tamir edilemeyenleri kapatmaya ne dersin? Eğer mecbur değilsen (anne, baba, kardeş kapatmak zor olabilir). kapatamayacaklarını olduğu gibi kabul edip onlarla barışık yasamaya ne dersin? Ya tamir edileceklerde sorumluluk alıp bir yeni beyaz sayfa açmaya…? En iyi tamirat karşı tarafı iyi hissettirerek yapılır. Dünyanın yoruculuğuna da, onun olduğu gibi olduğunu kabul ettiğin gün son verirsin. Benim işim, onun işi, senin işin, devletin işi vs gibi ayrımları yapıp kendi işin dışındakilere yalnızca açık büfe olarak yaklaşıp onlara illa kabul etmeleri gerekmediği bir şekilde yaklaşabilir misin? Oyuncu ol sorumluluk al, kurban olma mazeretlere dayalı kaybolmuş bir hayatı yaşama ama gerçekçi ol oyunculuğun sınırları senin etkinin bittiği yerde biter. Oradan sonrası senin dışındaki  kozmik dünyadır, olduğu gibi kabul edip o kadarı ile mükemmeli yaratmalısın.

İnsanın kendisine reçete yazması hayatını kaleme almasıdır, ben en az her üç aya bir reçetemi yeniden gözden geçirir yenilerim, herkese de tavsiye ederim.

Ersin PAMUKSÜZER

Seks ve Kadın-Erkek İlişkisi

Seks ve duygusal ilişkiden çok az anladığım iddia edilse de fikirlerimi yazma cesareti gösteriyorum. Kadın ve erkek yapısal olarak çok farklıdırlar. Erkek doğasında avcıdır, kadın ise, son zamanlarda bunu kabul etmeyen görüşler olsa da, doğasında besleyicidir. Biri çözmediği konu kalırsa rahatsız olur diğeri ise çözülsün diye değil, sırf paylaşmak için anlatır. Bunu anlamayan erkek kendini çözüm çukuruna atar ve sen anlamıyorsun damgasını haklı olarak yer. Diğer taraftan avcı eve geldiğinde saklanmak, soğumak ister. Halbuki evde bir alışveriş ihtiyacı onu beklemektedir.  “Hı hı”lı geçiştirmeler diğer ölüm çukurudur. Çiftler karşılıklı ihtiyaçlarını anlar ve bunlara uyum sağlarlarsa başarılı birliktelikler yaratırlar. “Venüs / Mars” Kitabı, bu konuda eski ama iyi bir kaynaktır.

Seksle ilgili, son zamanlarda, robotik, duygu ile donanmamış seksin sağlığa pek faydalı olmadığı söylenmektedir. Yani seks konu olduğunda taraflar istekli ve birbirlerine aşkla  donanmış bir şekilde yaklaşmalıdırlar.. Tabii ki aşk kavramı benim kullanımımda karşılıksız sevgi içerir ama mutlak “wise mind” (bilge zihin) çerçevesinde yorumlanmalıdır.  Hiçbir sağlaması olmayan karşılıksız sevgi çok kereler hüsran ile biter ve çoğunlukla korunmak istenen taraf için de bu geçerlidir.

Bir de hormonal dürtüler vardır. Erkek testosteron şampiyonudur, çözdükçe ve galip geldikçe keyfi tavan yapar. Kadın ise tam tersine testosteron fakiridir ve yenmek yerine hayat vermek, yaşamı sürdürmek, herkesin iyi yaşaması onun keyfini tavan yaptırır.  Kısacası, bu kaotik dünyada sağlıklı ilişki sahibi olmak zor bir iştir, hepimize kolay gelsin.

Ersin Pamuksüzer

Ya Senin Hayat Reçeten?

 

 

Sabah kalkınca ne yapıyorsun?

Ne yapsan daha iyi olur?

Gün boyu nasıl atıştırıyorsun?

Öğle ve akşam yemeklerini nasıl seçiyorsun?

Kahve, çay, içki, kola, meyve suyu vs. tüketimin nasıl?

 

Hareketlilik kalemlerin neler? Doğal hareket gerektiren işlerde kolaya mı kaçıyorsun? Yani asansöre mi biniyorsun? Bakkala araba ile mi gidiyorsun? Ayrıca hayatına soktuğun ne gibi vücudunu çalıştıran aktiviteler var? Yürüyor musun? Spor yapıyor musun? Evde hareket yapacak bir düzenin var mı?  Gün içinde 45 dakikada bir esneyip vücudunu açmayı rutin haline getirdin mi?

 

Çevrende hangi güzellikleri görüyorsun? Hangi sıklıkta onlar ile konuşuyorsun, okşuyorsun? Suyun temiz mi? İyonize mi? Havan temiz mi? İyonize mi? Hangi kimyasallar etrafını sarmış? Şampuanında? Araba kokunda? Çamaşır yumuşatıcında? Doğa ile tamamen iç içe  olduğun anlar ne kadar çok? Ne kadar az? Nasıl artırırsın?

 

Kafan hep bir şeylere mi takık? Sinirlenip moralini mi bozuyorsun? Kilitlendin ve işin içinden çıkamıyor musun? İnsanlar seni yoruyor mu? İşte de evde de dertli misin? Kafanı düzeltecek reçetelere mi ihtiyacın var? Varsa onları kendin yaratmaya ne dersin? İlişkilerini nasıl tanımlarsın; toksik, yorucu, az-çok tamir edilebilir/edilemez. Şimdi tamir edilemeyenleri kapatmaya ne dersin? Eğer mecbur değilsen (anne ,baba, kardeş vb. ilişkileri kapatmak zor olabilir). Kapatamayacaklarını olduğu gibi kabul edip onlarla barışık yaşamaya ne dersin? Peki tamire uygun ilişkilerinde sorumluluk alıp beyaz bir sayfa açmaya ne dersin? En iyi tamirat karşındakini iyi hissettirerek yapılır. Dünyanın yoruculuğundan da onu olduğu gibi kabul ettiğinde kurtulursun. Benim işim, onun işi, senin işin, devletin işi gibi ayrımları sadece kendin için yapıp etrafındakilere “açık büfe” olarak yaklaştığın halde, onlara fikirlerini kabul etmek zorunda değillermiş gibi yaklaşabilir misin? Oyuncu ol sorumluluk al! Kurban olma! Mazeretlere dayalı, kaybolmuş bir hayatı yaşama. Gerçekçi ol! Oyunculuğun sınırları senin etkinin bittiği yerde biter. Ötesi senin dışındaki  kozmik dünyadır. Her şeyi olduğu gibi kabul edip var olanla mükemmeli yaratmalısın!

 

İnsanın kendisine reçete yazması hayatını kaleme almasıdır. Ben en az üç ayda bir reçetemi yeniden gözden geçirir, yenilerim. Herkese de şiddetle tavsiye ederim.